Dışarıdan bakıldığında bir kişinin belirli bir gerçeği fark etmemiş olması genellikle şaşkınlıkla karşılanır ve “Bunu nasıl görmezsin?” ya da “Hiç mi fark etmedin?” gibi sorular sorulabilir. Bu tür ifadeler, ortada açık olduğu düşünülen bir durumun neden görülmediğine dair bir hayreti dile getirir.
Psikolojik açıdan bakıldığında ise mesele her zaman gerçekten görmemek değildir. Kişi bazı işaretleri sezmiş olabilir; ancak bu işaretleri kabul etmek, anlamlandırmak ya da sonuçlarıyla yüzleşmek duygusal olarak zorlayıcı olduğu için zihin bu bilgiyi bilinç düzeyinde işlememeyi tercih edebilir.
Başka bir ifadeyle birey bazı gerçekleri fark etmediği için değil, onları kabul etmenin yaratacağı etkilerle baş etmekte zorlanacağını sezdiği için geri plana itebilir. Çünkü bazı gerçekler kabul edildiğinde kişinin ilişkileri, kendilik algısı ya da yaşam düzeni değişmek zorunda kalabilir. Zihin de bireyin bu sonuçlarla baş etmekte zorlanabileceğini öngörerek ilgili bilgiyi bir süreliğine arka planda tutabilir.
Bu noktada dışarıdan baskı kurmak çoğu durumda etkili olmaz. Birine “Bunu nasıl görmezsin?” ya da “Artık kabul etmelisin” demek, farkındalığı artırmaktan çok savunmayı güçlendirebilir. Çünkü bilmezden gelme hali, kişinin kendisini psikolojik olarak korumaya çalıştığı bir süreçtir.
Bu nedenle bir insanı gerçeği görmeye zorlamak çoğu zaman anlamlı değildir. Farkındalık genellikle dışsal baskıyla değil, kişinin kendi içsel sürecinde oluşan hazır oluş haliyle gelişir. İnsan bazen gerçeği göremediği için değil, o gerçeğin sonuçlarıyla baş etmekte zorlanacağını sezdiği için onu bir süreliğine gözünün önünden uzak tutar.
